Tape Film İncelemesi

Before üçlemesiyle ve yarı-animasyon olarak da bilinen rotoscope tekniğini kullandığı ilginç filmleriyle tanınan Richard Linklater’ın 2001 yapımı Tape filmini ele alıyoruz.

Öncelikle oyuncu kadrosunun sağlamlığına tezat olarak kıyıda köşede kalmış denebilir bu film için. Yönetmenin sıklıkla filmlerinde yer alan Ethan Hawke ve Uma Thurman’ı görüyoruz. Zaten yalnızca üç oyuncunun yer aldığı bu filmde Robert Sean Leonard’ın da oldukça başarılı bir performans sergilediğini söyleyebilirim.

Bu bir içsel hesaplaşma ve yüzleşme filmi. Ayrıca oyuncu sayısındaki sınırlılık mekan çeşitliliğinde de kendini gösteriyor çünkü tek mekanda geçiyor film. Vincent’ın otel odasında film boyunca dış dünyayı unutuyoruz, bu Hitchcock’un sinemaya getirdiklerinden biridir. 1948 yapımı Rope filmi de tek mekanda geçen bir suç gerilim filmidir. Bu tür filmlerde oyuncuların başarısı ve diyaloglar ön plana çıkar. Oldukça kısıtlı alanda çekilmiş bir filmin izlenebilmesinde en büyük pay oyunculara düşer çünkü filmi destekleyebilecek başka hiçbir yan unsur yoktur.

Konusu ise, birbirlerini uzun süre görmemiş lise arkadaşları John’un bir film festivaline katılmasıyla bir araya geliyorlar ve filmin ortalarına doğru bazı eski olaylar su yüzüne çıkıyor. Ertesi gün festivalde filmi gösterilecek olan John hayatının bu önemli gününden önceki akşam 10 sene öncesinde yaşanan olaylarla yüzleşiyor. Küçük bir odanın içinde sanki vicdanıyla konuşur gibi bir içsel hesaplaşmanın içine giriyor. Olaya bir de kaset devreye girince işler kızışıyor. Diyaloglarla film akıp giderken çok geçmeden Uma Thurman filmdeki Amy rolüyle onlara dahil oluyor.

Başta tam da eski arkadaşların bir araya geldiği sıradan bir buluşma gibi görünse de hikayede bir aşk üçgeni ve pişmanlıklarla dolu eski olaylar beliriyor ve film boyut kazanıyor. Amy yaşanan olayı algılama biçimlerinin çok farklı olduğunu görüyor, John ise pişmanlıkların hiçbir şeyi düzeltemediğini. Herkesin bir şey öğrendiği o otel odasında zaman hiçbir şeyi silmeye yetmiyor.

Filmin görsellik ve sinematografisi ise pek de göz doldurucu bir etkiye sahip değil. Görüntü kalitesi oldukça kötü ama bilinçli yapıldığını sanıyorum. Zaten dijital kamerayla, 150.000$’ın altında bir bütçeyle çekilmiş. Öte yandan bazı sahnelerdeki çekim açılarını çok beğendim. John’un kollarını arasından Vincent’a bakış, Vincent yattığı sahnedeki aşağıdan çekim açısı ve birçok başka sahne. Bazı sahnelerde bariz olarak karakterlere zoom yapılıyor, bu da dikkatimi çekmişti. Özet olarak bu anlamda başarılı bulduğumu söyleyemem.

Filmin sonundaysa film boyunca içten içe sinirlerimi bozan ve tüm olanların asıl sebebi Vincent’a cezası veriliyor sanki. Kandırılan Vincent’a pahalıya patlıyor. Film bittiğinde de sanki odada 4. bir kişiymiş gibi tanık olduğunuzu fark ediyorsunuz ama derin bir etki bırakmıyor film. Sonunda çalan “I’m sorry” şarkısı da harikaydı ve kullanımı çok hoş olmuş.

Filmi izleyecek olanlara şimdiden iyi seyirler!

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *